Ayşenur Asuman UĞUR | Official Website

“BEDENLER FİT RUHLAR OBEZ!”… Didem Tınarlıoğlu

“BEDENLER FİT RUHLAR OBEZ!”… Didem Tınarlıoğlu
30 Ağustos 2017 - 19:19 'de eklendi ve 40 kez görüntülendi.

Bedenimizin sağlığı için lezzeti ile bize haz veren gıdalardan uzak dururken, ruhumuzu beslemek için tam tersini yani ruhumuza haz verecek şeyleri ne kadar gerçekleştiriyoruz dersiniz?

Vücutlarımızı fit yapmak adına kalori hesaplarında bir diyetisyen kadar uzmanız. Spor yapmayı hayatımızın bir parçası haline getiriyoruz. Her şeyden vazgeçiyoruz ama spordan vazgeçmiyoruz. İstediğimiz bedenlere sahip olabilmek adına en sevdiğimiz en lezzetli besinleri yıllarca yemediğimiz oluyor. Kısaca, beden sağlığı konusunda bilincin en üst statüsünde yer almakta bir sıkıntı yok. Peki ya ruhumuzun sağlıklı olabilmesi için neler yapıyoruz? Nelerden vazgeçiyoruz? Spor yapmak elbette ki ruha iyi geliyor salgılanan endorfin muhteşem. Ama yeterli mi? Kaldı ki spor disiplini konusunda ülkemiz insanlarının bilinç düzeyine burada girmeyelim bile!

Biz etrafı için annelerimizin   deyişiyle elalem gibi çok önemli bir hedef kitle için yaşayan bir milletiz. Ben daha etkili bir jüri kadrosu görmedim😊

Etrafımızın bedeni ile son derece yakından ama ruh hali ile bir o kadar ilgisiz hatta benciliz. Mesela, uzun zamandan beri görmediğimiz biri ile karşılaştığımızda “Kilo mu aldın? Çok iyi görünüyorsun. Zayıflamışsın “demek neredeyse iletişimin ikinci cümlesi haline gelmişken karşımızdaki kişinin ruh halini hiç merak etmiyoruz bile. Üzgün mü? mutsuz mu? Stresli mi? gözlerinin içi gülüyor mu? farkında bile değiliz.

Son dönemlerde Amerika’da başlatılan ve tüm dünyayı saran “Hayatını sadeleştir” felsefesi oldukça yayılmaya başlamış durumda. İnsanlar eşya olarak yüz adet eşya ile hayatlarını rahatlıkla sürdürebildiklerini gösteriyorlar.

Bu “sadeleşme metodu” kişilerin en çok ruhlarındaki fazlalığa iyi gelsin diye yapılıyor.

Franz Kafka’nın doksan yıl önce Dışarıya kapanmak esasen içeri açılmaktı. Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.” tavsiyesini hayata geçiriyorlar yani.

Henüz küçük bir bölüm bu noktada yaşarken çok daha büyük bir bölüm insan bambaşka bir dünyada yaşıyor. Yani kendi dünyalarında değil tamamen sanal bir dünyada.

 Sosyal medyada yer alabilmek ontolojik bir hal aldı.

Etrafınıza baktığınızda herkesin kafası önünde başka bir dünyada yaşadığını görüyorsunuz.

Herkes hipnoz olmuş gibi!

Ruhlar sanal alemlerde bedenler reel hayatlar yaşıyor.

Her şey ve hiçbir şey iç içe.

Göründükçe ve görüldükçe yalnızlaşılıyor aslında.

Günümüzde var olmak demek sosyal medyada sürekli paylaşımda bulunmak demek.

İnziva artık ütopyaya dönüştü.

Oysa ki var olmak ve var olma sebebi için birilerinin “dünyada iyi ki böyle insanlar da var “dedirtebilmek değil miydi?

Sosyal medyayı sürekli izleyen ama hayatlarından, görüşlerinden bir şey paylaş(a)mayan ama her daim online olan bir kitle var ki o da ayrı bir durum!

Dikizcilikten farklı olarak kullanılan bir kavram var: Skopofili. Bakmaktan alınan haz anlamına geliyor. Bizler sadece seyirciyiz, bakıyoruz o kadar.

Sandığımızdan daha fazla zincirle bağlıyız gösteri dünyasına. Herkesin birbirini gözetlediği ama aslında hiç kimsenin birbirini görmediği bir kısır döngüye hapsolduk.

 İnsan nereye giderse gitsin gösterisini de beraberinde götürüyor cep telefonu ve internet aracılığıyla.

Dünya gündeme dair doğru ya da yanlış olduğunu sorgulamaksızın sürekli bilgi edinme bir hastalık haline dönüştü.

Bilgi fazlalığı insanı daha iyi, daha çabuk, daha derin anlamaya yeterli gelmiyor ne yazık ki!

Herkes de bir akıl tutulması yok mu sizce de?

Bir isteksizlik, bir belirsizlik, bir tatminsizlik duygusunun içine boğazına kadar gömülmüş hayatlar yaşıyor birçok insan.

Bankacı bir tanıdığım söyledi geçen gün; “İnsanlar ev alabilmek için mortgage de alabilecekleri en üst limiti alıyorlar. İnanılır gibi değil!”

Neden?

Gerçekten neden?

Sonra bu borcu ödeyebilmek için dışarıda eşiyle sinemaya bile giderken, hatta marketten peynir seçerken bile fiyatını hesaplar hale geliyor. Ama en lüks evde oturuyor. Bu eziyet, bu hırs, bu hedef odaklılık   yaşamlar ruhlarımızı yaşamdan almamız gereken hazlara ket vurmuyor da ne yapıyor?

Yanı sıra her yer mesaj bombardımanına tutulmuş halde. “Şu kadar boyun varsa şu kadar kilon olmalı, tatile gideceksen şuraya gitmelisin, yabancı dil mi öğrenmek istiyorsun şu programı indirmelisin, çocuğunu anaokula göndereceksen şu okula yazdırmalısın, şarap içeceksen bu marka olmalı” vb. Her yer kalıplar, her yer hedefler, her yer mesajlarla dolu.

Değerlerimizi unuttuk hedef odaklı bir toplum olduk.

Bu kadar görsel dürtü ve seçim özgürlüğünüz varken ego veya narsist sıfatlardan lanetlenmiş gibi bahsetmek haksızlık olmuyor mu?

Biz toplum olarak kendimize değer veren işi işte bırakmayı becerebilen, çocuğunu birey olmayı öğretebilen, bize iyi hisler veren hobilere sahip, kendi ruhumuzun ihtiyaçlarına kulak verebilen bir toplum değiliz, kabul edelim.

Zaman da yaşam da bu konuda çok acımasız. Hayatımızın zenginliği de fakirliği de tercihlerimizle oluşuyor.

Bize hayatta duygu lezzeti veren şeylere biraz zaman ayırmayarak kendimize yapılabilecek en büyük haksızlığı yapıyoruz.

Kendimizi kötü hissettirecek insanlarla bir arada olma devamlılığımızda bir radikallik yaparak vazgeçmeme tembelliğinin sebebi nedir?

 Yalnız başımıza deniz kıyısında yürüyüş yapmanın sadece bir aktivite olarak görmeyeli kaç yıl oldu?

Size iyi gelen şeyleri düşünün; bulunmayı istediğiniz mekanları, sevdiğiniz insanları, kulağı okşayan ezgileri, koklamayı sevdiğiniz kokuları ve içinizi titreten duygularınızı şöyle bir düşünün.

 Kilo vermek için gösterdiğiniz çabanın ne kadarını ruhunuzun formda olması için gösteriyorsunuz?

Hadi harekete geçin!

Şimdi.

Küçük bir şey bile ruhunuza iyi gelecek farklı bir şey yapın. Hadi!

 

Didem Tınarlıoğlu

SON HABERLER
İLGİLİ HABERLER